Bellek ve Gelecek #thevoidmag

“Hayat sürekliliğini koruyan bir deneyim olmakla beraber; her eylem ve anı, kendisinden öncekini bir adım ilerletip, gelecek deneyimlere ön ayak olur. “(Francis Bacon, 1967)

Tarihsel süreçte, diyalektik olarak, her yaşam formu bir önceki dönemden farklı bir deneyim üretir. Bununla beraber her yerleşim, farklı dönemlerin izlerini taşır ve bellek birikimi sağlanır. Dolayısıyla yapılar ve şehirler, yapay dokudan fazlasını, insan arzusunun cisimleşmesini ve yansımasını, belleğin tarihsel süreçteki yerini korumasını, belleği anımsatarak, yapının amacının ötesinde, fiziksel gerçeklik ve soyut anlamdaki sentezini sağlar. Kısacası mimarlık, olay, zaman, mekân, toplum, idealler, düşünceler ve değişim gibi belleği oluşturan elementlerden ayrı ele alınamayacak bir bütünün parçası olmasıyla beraber bellek mimarlıkla kalıcılaşır.

Peki tarihsel süreçte meydana gelen, mimarlıkla olabildiğine kalıcılaşmış bellek, sonraki dönemlerde tam anlamıyla anlaşılabilir, hissedilebilir ya da geleceğe ne kadar anlam ifade edebilir? Bu bağlamda, Peter Eisenman’ın Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtının kalıcı bellek ve geleceğe yansıması hakkında tatmin edici bir cevap verecek bir yapı, yapıdan öte ontolojik açıdan deneysel bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

TheVoid_BellekveGelecek-BerlinMemorialHolocaust_AlpErenYüksel

Adolf Loos, mimarlığın anıtlardan ve mezarlardan oluştuğunu öne sürer. Bireyin yaşamı bazen bir taş parçası, bazen bir dikili taş bazen de bir haç ile anılır. Fakat altı milyon Yahudinin katliamı için süregelen yöntemler yeterli mi gerçekten? Aşağı yukarı altmış yıl sonrasında, soykırıma tanıklık eden veya soykırımda rol alanların birçoğu artık hayatta değiller. Dolayısıyla Eisenman, dönemin arkasında bıraktığı belleğin didaktik olmaktansa sembolik; görsel izlenime değil de hislere hitap edecek bir şekilde yansıtılmasının anıtın ucuz bir edebiyat parçası olmasına engel olacağını düşünmüştür. Öte yandan, Eisenman’ın amacı soykırımın belleğinin yansıtılması değil, zaten bunun imkânsız olduğunu, sadece belleği değersizleştireceğini belirtir; amacı, Yahudilerin tecrübe etmek zorunda kaldığını düşündüğümüz trajik atmosferi ve hisleri canlandırmaktır. Aslında burada dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğüm nokta; Yahudilerin tecrübe edinmek zorunda kaldığını “düşündüğümüz” kısmıdır ki belki de anıtın arkasındaki ontolojik fikrin, dönemin belleğiyle beraber oluşturduğu en somut halidir. Belleğe tanıklık edemeyenler olarak, gidebileceğimiz en son nokta, bellek ile mekân arasındaki analojik bağlantıyı sağlayabilmektir. Anıt her ne kadar soykırımda hayatını kaybeden Yahudilere adanmış olsa da beklenmedik bir şekilde, azımsanmayacak bir ziyaretçi kısmı tarafından bir park gibi kullanılması bir elimizde dursun; bir röportajında Eisenman, toplama kamplarında bulunmuş bir ziyaretçinin anıttan gözleri dolmuş bir şekilde çıktığını ve döneminde yaşadığı hisleri tekrar canlandırdığını belirtmesinden gurur duyduğunu ifade eder. Aslında bu durum, bir bakıma anıtın arkasındaki fikri destekler niteliktedir. Her ne kadar yaratılan mekân ziyaretçilere bu hisleri yaşatsa da bellekle olan analojik bağlantısının kurabilmesi ve kurulamaması, aslen belleğin kalıcı olmasına rağmen, döneme tanıklık eden insanlarla beraber kısmen kaybolduğu düşünülebilir.

Eisenman, böylesine trajik bir atmosferi yaratmak için, düz bir arazinin dalgalı bir hale bürünmesini sağlar ve araziye 2711 adet “stelea”, antik zamanlarda anıt olarak kullanılan dikili sütunları, her biri 95 cm genişliğinde, 2,375 m uzunluğunda ve yükseklikleri neredeyse 0-4 m arasında değişecek ve ızgara sistemi oluşturacak şekilde yerleştirir. Böylece topografyanın dalgalı yapısı ve topografyanın uzantıları olan sütunların düzlemsel görünümü arasındaki algısal ve kavramsal uyuşmazlığın arkasındaki sembolik yaklaşım, zaman içerisindeki farklılığı; kronolojik zaman ve süreklilik arasındaki ayrıma yol açarak belleğin elementleri olan “kaybolma” ve “dalma” unsurları için bir mekân yaratmaktadır. Blokların arasındaki mesafeyle, ziyaretçilere klostrofobik, kapana kısılmışlık ve hapsolmuşluk hislerini tetiklemesi, anıtın herhangi bir girişi veya çıkışı olmamasıyla beraber yalnızlık ve yabancılaşma hislerini yaratması amaçlanır. Boyları bazen 4 metreye varan bloklar ziyaretçilere, kendilerini zayıf ve önemsiz hissettirecektir. Böylece insanların, soyut metaforlar ve algısal benzerliklerle belleğin hislerini olabildiğine canlandırması amaçlanır.

Sonuç olarak anıt, yapının sürekliliğinin aslında insan deneyiminden ve anlayışından farklı olduğunu, geçmişin belleğinin olmadığı veya olamayacağı, sadece ve sadece geçmişin günümüzdeki izleriyle bilinebileceğini savunan bir teori demek yanlış olmaz.

YAZI Nuri Terzi/TEDÜ
mnuri.terzi@tedu.edu.tr

GÖRSEL Alp Eren Yüksel /TEDÜ
aeren.yuksel@tedu.edu.tr

Referanslar:

Aldo Rossi: Architecture and Memory, Seungkoo Jo, Journal of Asian Architecture and Building Engineering, May2003 Vol.2 Issue 1, p231-237.

Peter Eisenman’s vision for Berlin’s memorial to the murdered jews of Europe, Suzanne Stephens, Architectural Record, Jul2005 Issue 7, p120-127.

Nothing More Than Feelings, Quentin Stevens, Architectural Theory Review, Jul2009 Vol. 14, p156-172.

Peter Eisenman: feints, Silvio Cassara, April2006, p152-155.

Bellek ve Gelecek – Berlin Memorial Holocaust

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s